Toplu taşıma araçlarını kullananlar bilirler,her sabah erken saatte kalkıp,metro,dolmuş ve otobüs ile trafik maratonunda kilometrelerce gidilir. Tabi metro diğerlerine nispeten biraz daha hızlı ve konforludur,hepsinde yaşanan ortak nokta balıklama istiflenmektir. İnilecek durağa yaklaşıldıkça heyecan yükselir,durağı kaçırmamak için pür dikkat kesilir gözler,merakla etrafı seyrederler. Her türlü insanla karşılaşılan bu araçlar da bazen hır-gür de çıktığı olmuştur cevizin kabuğunu doldurmayan mevzular için. Başka ülkede yaşayamam dedirten manzaralar da yaşanır zaman zaman, gülümseten durumlar. Yolculuk bitince herşey geride kalır bir çiğ tanesi gibi ve akşam ki maceraya hazırlık yapılır düşüncelerin arasında…
Geçmiş mi gelecek mi, Umut mu mutluluk mu, Aydınlanmak mı yerinde saymak mı, Oturmak mı koşmak mı???
Hangisi daha kolay diye düşünmeye başladıysak hiçbiri faydalı olmayacak demektir. Kolayını bulamadığımız bilgi angarya mıdır, emek harcamadığımız kazanç anlamlı mıdır, yapmamız için verilen işe odaklanmak enayilik midir, işini en iyi yapmaya uğraşan inek midir???
Dediğimi yap gittiğim yoldan gitme demek adilane midir, çok yoğunum ama sen anlat ben dinler gibi görünürüm müdür incelik, kimseye ayıracak vaktim yok demek midir kabalık, iktisadı elden bırakıp aklına eseni almak mıdır özgürlük, ağzının ayarını yapmadan içinden geçeni söylemek midir açıksözlülük???
Dillerden düşmeyen hak,hukuk,adalet ve eşitlik midir dünyayı bu hale getiren, ya da bunları kullanıp kendine menfaat sağlayanlar mıdır, dini ve kutsal değerleri kullanıp dünyaya feda etmek midir insanlık, sürekli bir şeyler anlatıp ben az konuşuyorum demek midir suskunluk???
Soruların içinde köşeler yapıp, onları isimlendirmek midir cevapların adı, üç bilinmeyenli denklemlere konu olmak mıdır hayatın tadı,hikayelerin giriş-gelişme-sonuç sırasına uygun mudur her günün ardı???
Kendinle başbaşa kalırsın ya bazen, suskunluğun şifa olur ruhuna, onun içinde gizlidir tüm soruların cevabı…
Her imtihan yeni bir yolun habercisidir, menziller bitmez,varırsın yenisi çıkar karşına. Dünya rahat yeri değildir zahmete gebedir her daim. Zira Zahmette Rahat, Rahatta Zahmet vardır ki,insan Hak ile olmaya çalıştıkça,Hakkın Hakkını ayağa kaldırmak için mücadele ettikçe dirilir kalkar ayağa, fıtratının gereği olarak…
Üşüyorum anne çok üşüyorum üstümü ört, şefkatinle,sevginle,merhametinle, melek bakışlarınla,her zaman yaptığın fedakarlıklarınla, zor durumlarda anlattığın kıssa’larınla sıkı sıkı ört,en çok sana ihtiyacım var çünkü, sen benim kanatlarım,mutluluğum,umudum,sevgi dolu bakışlarım,muzipliklerim,yalnızlıklarımsın…
Bu ülkede baba kelimesi mesafenin,resmiyetin,bir adım geride durmanın adıdır. Aile olmanın kriterleri üzerine kafa patlatan toplumsal hücreler, Anneye daha yakın babaya daha mesafeli duran çocukları dikkate almamışlar ilişkileri incelerken. Okula giderken alacağı harçlığı babasından isteyemeyip annesini aracı yapan çocuklar baba sevgisini,şefkatini,merhametini hiç hissetmemiş olacaklar ki, yaş alsalar da aynı mesafeden bakıyorlar babaları ile olan münasebetlerine. Kaç yaşına basarsa bassın baba kelimesi onlar için bir ihtiyacın,bir mecburiyetin,bir alışılmışlığın ötesine geçemiyor maalesef…
Peygamberimiz Hz.Muhammed(SAV) Efendimizin, olduğu gibi eş, olduğu gibi baba olamıyor toplumumuzun erkekleri. Biraz sevgisini belli etse çocuk maskarası, biraz merhametli davransa hanımköylü, evde bir işin ucundan tutsa kılıbık olup çıkıyor. O ne der,bu ne der, şu ne der kaygısından geçip hakiki fıtratını yansıtmaktan ziyade dizilerden fırlamış mafya babaları edasında takılmaya, höt höt’le sözümü geçirir hüküm sürerimin derdine düşüyor. Annelerin de dahli eklenince erkeklik pozlarına buyrun kavgaya,gürültüye, iki tarafta sabırsızsa mahkemeye…
Evlilik araba sahibi olmak gibidir aslında, her gün farklı bir şeyle karşılaşırsın, sürprizlere gebedir evlilik kurumu. Bazen cefa çekersin bazen sefa sürersin. Bazen anne fedakarlık yapar bazen baba, bazen de sadece anne ya da baba. Ama sürekli bir tarafın fedakarlığı yorar insanı,yıpratır,yıldırır. Ne aynı evde yaşamanın tadı kalır, ne de aynı odayı paylaşmanın adı, aynı evde yaşayan yabancılar gibi vakit geçirmenin karşılığı yoktur sözlükte. Aynı sofrada oturmadan, aynı çayı içmeden,aynı havayı solumadan,aynı ruhla anlaşmadan otel niyetine kullanılan evlerin vücudu,dili,duruşu,sesi yoktur. Onlar herşeyini kaybetmiş müflis bir kişiye benzerler, sıfırdan başlamaya çalışsa da bir türlü düzen tutturamayan,tutunamayanların kaderini yaşarlar o evler…
Eskiden diye başlayan sözlerin yarısı daha bitmeden yeniye geçer diğer yarıları. Zaman değişmedi aslında,insan değişti,rahatlığın rahatsızlığı genişledi,ayağına kadar gelen herşeyin kolaylığı zorlaştırdı bir çok şeyi. Babalık,annelik hala en revaç meslek olarak görülse de, Efendimiz(SAV) gibi olmak için daha çok fırın ekmek yememiz gerekir…
İnsanımızın 60’ların ilk yarısı ile başlayan yurtdışı macerasının bugün ki tabloya evrileceğini ne çalışmaya giden Gurbetçiler ve yakınları ne de gittikleri Ülkeler tahmin edemezlerdi herhalde. Gidenler 2-3 yıl kalıp para biriktirip dönmeyi,gidilen ülkeler ise geçici iş gücü olarak gördükleri İşçilerin bir süre kalıp gideceklerini düşünmüştü. İlk iki kuşağın çoğunluğu ailelerini götürmemiş Türkiye’den nasıl gittilerse öyle yaşamışlar ve geleneklerini korumaya gayret etmişlerdir. Üçüncü kuşağın ilk üyeleri ile Ailelerde gelmeye başlamış, tercihler doğulan değil doyulan ülkeler olarak değişmeye başlamıştır. 70’lerin sonunda yaşanan krizler ve Türkiye’de yaşanan kaos ortamı Gurbetçilerin tamamen kaldıkları ülkeler ile entegre olmaya ve uyum sağlamaya yöneltmiştir. 3. Kuşak ise ilk 2 kuşağa göre daha hızlı uyum sağlamış Dil,Kültür,Okul ve Siyaset alanlarında yükselerek Meslek,Makam ve Söz sahibi olmuşlardır. Yaşanan hızlı değişim kuşaklar arasında ki bağları da nispeten zayıflatmış Avrupa ekolü ile yetişenler geçmişlerine biraz uzak kalmışlardır. Ebeveynleri ile aralarında oluşan derin uçurumlar,genç nesili zarara da uğratmış,yanlış yollara sapanların sayısı da oldukca artmıştır. Günümüzde ise kendini ne Avrupalı ne de Türk olarak tanımlayamayan ve boşlukta sallananların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur…
Ağzımın içinde toplu siteler inşa ediliyordu sanki. Bir gecekondu topluluğuna nasıl olsa yıkılacak düşüncesiyle bakım ve tadilat yapılmamış,temellerine,kenarlarına,sağına ve soluna hep bir şeyler sokuşturulmuş gibiydi dişlerimin son durumu. Ağrıdan başımı duvarlara vurana kadar beklemekte ihmalin ilk sırada olanıydı. Karlı bir pazar sabahı yolunu kaybedecek kadar baş ağrısına çeviren ağrının kaynağını kurutmak tek rotam olmuştu. Sora sora Bağdat bulunur nidasıyla yandex’in içeriklerinde dişçi haberleri ve şikayetleri okurken buldum kendimi. İşte sonunda bitecekti bu inşaat, doktor kararıyla söküp atılacaktı ağzımın içinde ki gecekondulaşmış siyahlıklar. Doktor muayene etti ama kökleşmiş siyah gecekonduları yıkmak ve sökmek için iltihap makamının da onay ve kaşesi olması gerektiğini söyleyince dünya başıma yıkılmadı ama yerküre birazda olsa yerinden sarsıldı. Neyse ki doktor bir ağrı kesici iğne yaptı da bir nebze rahatladım ve ilaçlarımı alıp eve gitmek üzere adımlarımı hızlandırdım…
Hayatta dönüm noktaları vardır, farkında olduğumuz veya olmadığımız zamanlarda. Yol kapalı sanırız, zihnimizdir aslında kapalı olan. Odaklanıp gözlerimizi kör ettiğimiz duvarlar yıkıldığında anlarız,gerçeğin tek boyutlu olmadığını. Adı yalnızlık olan anahtarlar ruhların odalarını açar, neden,niye, nasıl üçgenine sığamayıp, yerküreyi kapladığımız an…
Gerçeğinden ayırt edemediğimiz Siyah beyaz görüntüler düşer algımıza hologram misali. Çocukluktur mutluluğumuzun üretim merkezi, ciddileşmek duygu değil şekildir, yüzlere sabitlediğimiz. Evden çıkıp merkeze gitmek için dolmuş beklerken,ayakta da giderim balık istifi gibi ama olsun, yeter ki geç kalmayayım tedirginliğidir belki de 1440 dakikamızın özeti…
Gitmek mi kalmak mı sorusuna muhattap olanlar hatırlarlar muhtemelen, klasikleşmiş cevaptır, Gitmek için Çok erken,Kalmak için Çok geç. Çelişkiler yumağıdır bu durum, içinde cevaptan başka herşeyi barındıran Gel-Git’lerin ,dalga misali kıyıları hırpaladığı,ansızın bozan havanın akabinde gelen fırtınada Yüksek Dalgacıklar ile mücadele eden sonrasında ise açan güneşe karşı keyif çatarak bunu hakettiğini düşünen balıkçıların sevincine ulaşmaktır galiba menzil…
Devletlerin denk getiremediği denk bütçelerin cari açıklar toplamını hesaplayan hesap uzmanlarının kafası gibi olan düşüncelerimiz,her köşebaşında tezgahlar açıp Gel vatandaş gel Batan geminin malları bunlar nidaları ile gecenin son demlerinde uykuya dalmıştır ansızın…
İçimizden yazmak gelmediği, ya da yazmaya üşendiğimiz zamanlar olur bazen. Ara verip tekrar telefonun tuşlarına basmaya başlayınca aradan sanki çok uzun bir süre geçmiş gibi hisseder insan…
Bir daha hiç yazamayacakmış gibi hissettiren o garip duygu gelir oturur yanıbaşına. Zamanı gelince kalkıp gider ama gidene kadar ruh halimiz yukarı tükürsen bıyık,aşağı tükürsen sakal modunda iner çıkar merdivenleri. Yorulunca sakinleşir ve yavaş yavaş içinde ki kelimeleri demleyip sıcak sıcak servise sunmaya hazırlanır. İyice acıkan cümleler fırından çıkmak için sabırsızlanan etli ekmeğin yolunu dört gözle beklerken, yanında ne içeceğini de hesap etmeden duramaz. Milli içeceğimiz ayran favoridir ama alternatif meşrubat dünyası da kendini her fırsatta vitrinlerde gösterir. Yine de ayran en iyisidir, biraz uyku getirse de…
Gündemden düşmeyen son dakika haberleri sürekli alt yazı geçerken ekranın altından, gözümüz,gönlümüz,aklımız merak eder, acaba devamında ne olacak diye. Spikerin ayrıntılar gelmeye devam ediyor sözü daha da heyecanlandırır ruhumuzun ince köşelerini. Merak ve aslını astarını öğrenme hisleri zamanımızı doldurur farkında olmadan. Önceliğimize koyduğumuz her dünyalık alışkanlığımız, alışkanlık edindiğimiz her davranış kişiliğimiz, kişiliğimize koyduğumuz her tuğla ömrümüzün yapı taşları olur…
Kısalan dakikalar boşa harcanmayacak kadar değerli, kaosa kurban edilmeyecek kadar anlamlıdır. Sessizliğin arkadaşları,yalnızlık,durgunluk,uykusuzluk,yorgunluk olsa da, her sabah yeni bir 1440 dakikaya uyanmak mucizenin kendisi olsa gerek. Uyuyunca uyanamamak ihtimali,yolda yürürken veya karşıdan karşıya geçerken başına bir şey gelmesi ihtimali yarı yarıyadır. Faniliğimizi unuttuğumuz zamanlar, hatırladığımız zamanlardan fazlalaşmaya başladı…
Yazmaya başlayınca duramamak da ayrı bir konu olsa gerek. İçimizden yazmak gelmeyip, tuşlara arka arkaya dokunmaya başladığımız zaman…
İsimsiz kalmış yolculuklar vardır ömrümüzde, bazen çok hevesli bazen de yerimizden ıspatula ile kazınarak mecburen gittiğimiz menziller. Öncesinde yoğun hazırlıklar, kontroller,telaşlı saatler,sabırsız dakikalar ve gidilecek aracın kalkış saatinden önce terminal de,havalimanında ya da kapının önünde hazır bulunmak…
Şahsi eşyaları,önemli belgeleri veya adı akıllı, şarjı yeni yeni akıllanmaya başlayan devasa telefonlarımızın olmazsa olmaz materyallirini unutmamak, son dakika hatırımıza gelen evde ocak açık mıydı acaba diyerek alttan alttan yükselen şüphelerimiz ve vesveselerimiz aklımızı esir almadan önce en doğrusu çıkıp son kez eve bakmaktır muhtemelen…
Yola çıkıp,yüklendiğimiz ömürlük valizler ile yürümekte dahi zorlanmaya başladığımız an, en başta düşünmeden doldurduğumuz valizin ağırlığı ruhumuza düşer ve geciken o soru, işaretleri ile buluşur. Bu kadar ne koydum bu valize acaba? Bir tarafta cevapsız öksüz sorular,diğer tarafta yetişilmeye çalışılan yolculuk vasıtası,Maraton koşucularına taş çıkartır performansımız, hedefe kilitlenir son hızla dakikalar ile yarışırız, en yakın rakibimiz yerdeki parke taşları,yol arkadaşımız metro rayları olur…
Genelde vedalar, ayrılıklar,kavuşmalar, gidişler ile özdeşleşen otobüs,tren,uçak terminalleri kısa sürede olsa özgür hissettirir insana. Alıp başını bilinmez uzaklara gitmek fikri cazip gelmiştir her daim. Yaşadığın yerden,ailenden, arkadaşlarından,akrabalarından ve mahallenden terk-i diyar eylemek hoşuna gider derinlerde bir yerde. Ya da uzun deniz yolculukları,veya bir gemide çalışmak, güverteyi silerken ufuk çizgisini görmek için çaba harcamak ve umman gibi denizlerle başbaşa kalmak. iş bitiminde demli bir çay eşliğinde ayaklarını uzatıp geniş hayallere dalmak…
Yaşamaya çalıştığımız metropollerin kalabalığı,yoğunluğu,stresi ve cabası olan geçim sıkıntısının kötü hissettirdiği zamanlarda ruhları genişletmenin yolu belki de yola çıkmaktan ve yoldan çıkmamaktan geçer…