Dağlar kıyıya dik uzanınca insanda dik yürüyordu belki. Arabayla gitmek yerine, yürüyerek dünyayı dolaşmaya niyet etmek, sofradan doymadan kalkmaya benziyordu…
Kendiniz olun, diğer herkes çoktan kapıldı.
— Oscar Wilde.
Bu yeni blogumun ilk gönderisi. Bu bloga yeni başlıyorum. Yeni gönderiler için gözünüz açık olsun. Yeni güncellemeler yayınladığımda bilgilendirilmek için aşağıdan abone olun.
Günümüz de bilinen ismi Akçaşehir eskilerin tabiriyle Adışar veya Ağcaşar, koyunu, kuzusu, arpası, buğdayı, elması, beyaz kirazı ve kayısısıyla meşhur köyümüz…
Çocukluğumun ilk dünyası, ilk gökyüzü, ilk adım attığım toprağı, ilk düştüğüm kuyusu, ilk hayvanlarla tanıştığım kümesi ve ahırı, ilk defa katıldığım düğünler, cenazeler. Sarı sıcak bozkırda tarlaya gidenler, kahvede oturanlar, camiye gidenler görünürdü köyün meydanında o zamanlar. Rahmetli Dedemin Rahmetli Kerem Emmi’yle ektiği fasulye tarlası ve yanında ki dsi kuyusunun buz gibi suyu, etrafta ki meyve ağaçlarına dalışımız, ağaçların altına upuzun gölge de yatışımız öğlen vakitlerinde…
Kışın kahveye gidenlerin eve dönüşü kuru ayazın önünden odaya girişleri, gözene sobanın yanında derin bir uykuya geçişleri sabaha kadar odun kömür çıtırtılarının sesini ninni belleyişleri. Okula gidenlerin çantalarıyla sabahın erken saatinde yola düşüp ikindi vaktinde dönüşü, döner dönmez kümese, ahıra bakmaya gidişleri, evin yarım kalmış işlerinin ihale edilişi…
Baharın ayazı ile yağmuru arasında sürülen, ekilen tarlalar, tohuma duran tomurcuklar. Kıştan bahara geçilen de başlanan hazırlıklar, yayladan göçen sürüler, obalar, bayramlarda katlanan köy nüfusu. Gurbetten, şehirden, kentten, ilçeden Sıla-i Rahim’e gelenler. Kalabalık avlular, sofralar, bayramlaşmalar ve yenilen yemekler. Aynı tabağa sallanan kaşıklar, çatallar, yufka ekmekler ile köy yoğurdu ve turşuya duyulan aşk…
Yaz sıcağı gelince hareketlenen köy sokakları, tarlalar, elma bahçeleri. Obalara süt sağımına giden sürü sahipleri gelin abalar, teyzeler, yengeler, dönüşte çocuklar için yarıştırılan at arabaları, dörtnala köyün toprak yollarını arşınlayan deli taylar. İkindi vakti yatılan uykular, akşam namazından sonra yenilen bulgur pilavı, yoğurt, turşu. Yatsı namazından sonra erkenden yatış ve sabah namazına niyet ile dua…
O günlerden bu zamana gidenler, kalanlar, köyü mecburi sebeplerden terk edenler, iş için gurbete çıkanlar, yurtdışına yerleşenler oldu. Çocukluğumda hatırladığım köyüm içimde hala aynı hiç değişmedi. Her bir köşesine, kerpiç evlerine, bahçelerine, obalarına, parklarına, bakkallarına bakınca, meydana kurulan pazara gidip domates biber alışım geliyor aklıma, belediyenin altında ki dayımın dükkanı geliyor hatırıma…
Kan kırmızı kelimeler damlıyordu şairin kaleminden, Bembeyaz bir silgi silerken günahları, koyunlarını otlatıyordu bir çoban sırtında kepeneğiyle…
Asfalt sıcak ile dost olmuşken, postu serildi tilkinin yolun kıyısına, Elinde tüfeği ile dikilen avcı av olmuştu vicdanının en derinlerinde boğulurken…
Köy günleri sadelik, sessizlik, içini, ruhunu, yüreğini dinlemenin adıdır. Büyükşehirlerde yapılan memleket günleri gibi hınca hınç dolu, iğne atsan yere düşmez modunda değildir. Bir tavuğun gayreti, bir kuzunun sevimliliği, bir atın asilliği, bir köpeğin sadakatidir köy yaşamını anlatan. Sabah namazını eda edip, canların yem’ine suyuna bakmak, erken saat kahvaltı yapıp sabah serinliğinde çayını yudumlamak ayrı bir keyif olsa gerek…
Şehirde yaşayan bizler şehrin rahatına, kolaylığına, teknolojisine, gelişmişliğine, ulaşım kolaylığına kapılmışız uzun süredir. Küçük yaşta ayrıldığımız köylerimiz hazineleri bağırlarında taşırken, bizler şehirde ki beton yığınlarında, asfaltların altında, yüksek plazalarda hazine aramaya, kendi hayatımızı kurtarıp, çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamaya adamışız kendimizi. Yıllar hızla birbirini kovalarken, yaşlanıp köye dönmenin hayallerini kurarak geçer günlerimiz…
Köy naifliğin, doğallığın, masumiyetin, saflığın diğer adıdır…
Yıl 1999 Lise’de 3 yıllık serüven bitmiş ( O zamanlar Lise eğitimi 3 yıldı) yaz tatiline girmişiz, her yaz olduğu gibi bir an önce İstanbul’a gitmek ve toprağın suya kavuşması gibi kavuşmak istiyordum maşukuma. İstanbul içimde öyle bir yer etmişti ki o olmadan bir yanım hep eksik kalıyordu, her seferinde gidip Ankara’ya geri gelmek zorunda kalsam da, ayaklarım geri geri gitse de dönüş yolunda…
Heyecanlı bir yolculuğun ardından içimde ki çocuksu sevinç havalanıyor ipini çekince geri iniyordu uçan balon misali. İlk günlerin huzuru, mutluluğu yavaş yavaş yerini sakinliğe, Durmuş Dayımla sabah namazında kalkıp önce Rami toptancılar sitesine gidip lokantaya alışveriş yapmaya ve dönünce sıcak sabah çorbasını içmeye bırakmıştı. İlk zamanlar her yaz olduğu gibi lokanta da takıldım ama o yaz içimde farklı bir duygu vardı sanki. Mustafa Dayımın Gazi mahallesinde ki ayakkabı imalathanesinde bizim köylü gençler ve akrabalar çalışıyor, çalıştıkları bodrumun üstünde ki giriş kat dükkanlarda da kalıyorlardı. Durmuş Dayımdan müsaade isteyip biraz da orda takılmaya karar verdim.Orda da Mustafa dayıma yardım etmeye çalışıyordum elimden geldiğince…
Günler hep aynıymış gibi geçse de orda ki akranlarım ile takılmak, akşamları gidip bir kahve de çay içmek, bilardo salonun da oynamayı bilmesem de onları izlemek ve akşamları aynı yemeğe kaşık sallamak tuhaf bir duyguya ev sahipliği yapıyordu ruhumda. Belki aynı yaş grubunda olmanın verdiği rahatlık, belki de sıradanlığın içinde vakit geçirmek hoşuma gidiyordu. İstanbul’dayken zaman hiç geçmesin isterdim, salise saat, saat gün, gün ay, ay da yıl olsun diye geçirirdim içimden hep. Ama sanki o inat edermiş gibi durmaz hızlıca geçiverirdi. Hafta sonları Beyazıt’a, Eminönü’ne, Sirkeci’ye, Laleli ve Aksaray’a gider, haftalıkları ezer, tüm hafta çalışmış olmanın acısını çıkartırdık hep beraber. Rıfkı abi ve kardeşi Enes, Ramazan abi, Özgür abi ve kardeşi Ramazan, bizim köylü Nazif çiçek, Abdullah Çiçekdağ ve Abisi Özgür Çiçekdağ ile ismini hatırlayamadığım bir kaç hemşehri daha hep birlikte gider takılırdık keyfe keder…
O zaman İstanbul’da metro ve metrobüs bu kadar yaygın olmasa da dolmuş, otobüs ve tramvay ile varacağımız yere ulaşırdık çok hızlı olmasa da. Orda yaşayanlar buna alışmıştı ama bana ilk zamanlar ilginç gelirdi İstanbul trafiğinde ki sabırlı insanlar herhalde Ankara’da o kadar trafiği ve insanı bir arada görmediğimden olsa gerek. Sonra ki günlerde bende de alışkanlık olur gerek araba da gerekse otobüs ya da dolmuşta beklemek normal gelirdi. Nasılsa açılır yol gideriz diye düşünürdüm kendi kendime…
Günler standart şekilde geçip giderken o yıl her zamankinden daha çok sıcak olduğuna şahit olduk İstanbul’un, sadece sıcak değil nem oranları da aşırı derecede yüksekti. Hem gündüz hem gece aşırı derece de sıcak olunca herkes sırayla duş alıp yatar bir nebze olsun serinlemeye çalışırdı imalathanenin üstünde ki yatakhanede. Günün yorgunluğu ile yatar yatmaz uyur ertesi sabaha kadar bir nebze dinlenmiş olurduk. Sabah herkes erkenden kalkar, işinin başına geçer 10.00’da ki çay molasına kadar çalışır kahvaltılık ne alınmışsa kahvaltılar yapılırdı hep birlikte. Kahvaltıdan sonra saat 13.00’e kadar çalışma devam eder, öğle yemeğinden sonra ise akşam 18.30-19.00’a kadar mesai sürer sonra ise yapı paydos olurdu…
Ortalık toparlanır, yerler süpürülür sulanır, ertesi sabah için hazırlık yapılır ve yorgun günün sonunda akşam yemeği için yatakhane de hummalı bir faaliyet başlardı. Bazen herkes ayrı ayrı yemek yapar yer bazen de ortaklaşa malzeme alınır aynı tabağa veya tasa kaşık sallanırdı çok fazla tabak seçeneği olmadığı için. Herkes ayrı ayrı yaptığında herkesle oturur ayrı ayrı yemeğe dalar ama her yemeğin tadı çok lezzetli geldiği için doymanın tadına varamazdım. Akşamları bir curcuna, sohbet, muhabbet, mizah ve bol kahkaha ile şenlenirdi yatakhane. Karınlarımız doyunca çıkar bir hava alır, o dönemki Gazi sokaklarında temkinli olmaya çalışırdık…
O bölge de 1995 yılında yaşanan kahvehane baskını ile yaşanan olaylar hala akıllarda ve hafızalarda ilk gün ki gibi duruyordu. Bölgenin çoğunluğu Kürt ve Alevi kökenli vatandaşlarımızdan oluşsa da aynı havayı soluyor aynı mekanları paylaşıyorduk etnik bir ayrım yoktu bölge halkı arasında, herkes işinde, gücünde, geçim telaşındaydı. Olayların yaşandığı günler de genel de semt dışından gelen provokatörler ve teröristler özellikle çocuklarla gençleri tahrik ederek sokakları ateşe veriyor sonra da hiç bir şey olmamış gibi ortalıktan kayboluyorlardı…
Her yerde 70’leri ve 80’leri aratmayan sahneler sergileniyordu. Sokaklarda eli silahlı ve sopalı gençler, karşılarında çevik kuvvet polisleri ve panzerleri ara sokaklarda ki kovalamacalar harala gürele sürüp gidiyordu. Öyle günlerde dışarı çıkmaz, silah seslerini, bağrışları, kovalamacaları duyar ama yatakhane de televizyon izlerdik daha çok…
Olayların ardından gelen sabahlarda herkes hiçbir şey olmamış gibi işine
gücüne gider, sokaklarda ana caddelerde köşe başlarında polisler nöbet tutardı
genelde. Akşam olmaya yakın yine teröristler provokatörler sahne alır ortalık
karışırdı. Ortalama 2-3 ayda bir aynı sahneler yaşanır ben 1-2 defa rast
gelirdim orda kaldığım sürede. 1999’da belki sürecin üstünden zaman geçmiş
olmasından olabilir belki de terörist başının yakalanmasından dolayı olabilir
bilmiyorum ne sokaklar karışmıştı ne de polisler ortalıkta kol geziyordu…
Bir sıcak bir nem bir de hızlıca geçen zamanın arasında Temmuz ayı bitmiş Ağustos’a girmiştik. Ağustos ayının daha da sıcak olacağı söyleniyordu hava durumlarında, söylenen ile hissedilen arasında bize göre net 7-8 derece fark vardı. Sıcaktan uyuyamıyor yatakhane de çalışan vantilatörler eşliğinde bir sağa bir sola dönüp duruyorduk hepimiz. Uyuyamamak bir tarafa sabah kalkıp iş başında uyuklamak hoş olmuyordu hem çalışan hem de işveren için. Ağustos’un ilk on gününden sonra nispeten hava biraz serinlemişti eskilerin dediği gibiydi sanki 15’i yaz, 15’i kış. İkinci haftaya girerken o geceyi yaşayacağımızdan habersiz keyifli keyifli serinliyorduk geceleri hoşumuza da gidiyordu aslında bir nebze rahat uyumak…
Tarihler 17 Ağustos 1999’u gösterdiğinde gündüzü sıradan geçse de gecesinde yaşayacağımız depremden habersiz akşam yemeklerimizi yedik ardıdan Gazi sokaklarında bir hava alıp çayımızı içtik gelince de hemen yattık yataklarımıza. O zaman Casio marka ışıklı bir saatim vardı düğmesine basınca fosforlu ışığı yanar saati net bir şekilde gösterirdi gece karanlığında. Gece 02.58’de lavaboya kalktım saatin ışığını yaktım sonra da geri yattım, cam kenarında yattığım için yatarken cama kolup çarptı ve cam titredi…
Aradan kısa süre geçmişti ki camlar titremeye duvarlar bir sağa bir sola inip kalkmaya başladı içerde ki herkes can havliyle dışarı kaçmaya başladı dışarı çıkacakken gözüm içerde ki soğuk su dolabına takıldı. Dolap olduğu yerde zıplıyordu ilk defa depreme şahit oluyordum ve beynimin içi zonkluyordu sarsıntının etkisinden. Dışarı çıktığımızda tüm bina dışardaydı, tedbir olarak elektrik ve doğalgaz kesilmiş insanlar radyo açmış az da olsa yayın yapmayı başaran radyolardan gelen haberleri dinliyordu, özellikle sahil kısmında ki durum gerçekten vahimdi. Gölcük, Düzce, İstanbul için acil yardım çağrıları yapılıyordu sürekli…
Depremin merkez üssü olan Gölcük ile irtibat kesilmiş depremden kurtulan halk kendi imkanları ile arama kurtarma çalışması yapıyor enkaz altında kalanlara ulaşmaya çalışıyorlardı radyoda dinlediğimiz kadarıyla. Dışarda beklerken artçı depremler olmaya devam ediyor korkudan içeri giremiyorduk girince yıkılırsa diye. O geceyi öyle geçirdik sabah ortalık biraz sakinleşince herkes yavaş yavaş evlerine girmeye yatak, battaniye ve gerekli eşyaları alıp bir süre parklarda ve okul bahçelerinde yatmaya başladı. Bir süre daha kuvvetli deprem olacağı söylentileri halk arasında dolaşıyor herkes korkuyla dışarda yatmaya devam ediyordu…
Depremin üstünden 3-4 gün geçmişti ki özellikle Gölcük, Düzce ve İstanbul’da ki can kayıpları rakamlara sığmıyordu. Cesetlerine ulaşılabilenlerin yanında kıyı bölgesinde sular altında kalan kısımda yaşayanların cesetleri de ortalıkta yoktu, resmi rakamlara göre 10.000’e yakın olarak telaffuz edilse de ilk hafta kayıp sayılarının bunun çok üstünde olduğu her yerde konuşuluyordu, özellikle o bölge de yakını olup sonradan irtibat sağlayıp bilgi alanlar tarafından…
O geceden sonra ve ilerleyen günlerde bölge sahipsiz ve yalnız kaldı maalesef Devlet erkanı ve yetkililer bölgeye 3 gün sonra ulaşabildi ancak, Deprem gecesi Başbakan Bülent ECEVİT’e haber dahi verilmemiş Rahmetli Ecevit Deprem’i 18 Ağustos 1999 sabahı öğrenebilmişti ancak. Devletin içinde bulunduğu durumun vahameti çadırlar kurulunca daha çok belli olmuş, 50-60 yıllık hayat bilgisi kitaplarından gördüğümüz Kızılay çadırları halka dağıtılmıştı, mevsim yaz olduğu için belki idare ederdi o çadırlar ama kış mevsiminde insanlar donardı o çadırların içinde…
Devlet içinde bulunduğu krizi idare edememiş yurtiçinden ve yurtdışından gelen yardımlar ile memur maaşları ödenmek zorunda kalınmıştı maalesef ve depremde yaşanan krize istinaden abonesi olduğumuz nur topu gibi vergilerimiz oturdu kucağımıza, geçici olacağı söylense de pek güven vermediği için hükümet ve devlet erkanı temelli kaldı aylık faturalarımızda…
İlerleyen bir kaç ay içinde havalar soğumaya başlayınca insanlar zorlanmaya ve yağmurlar ile çamur deryalarıyla boğuşmaya başladılar. Kasım ayı gibi tam depremin yaraları sarılıyor derken 12 Kasım 1999’da Düzce depremi ile sarsıldı ülke. O depremde de çok can kaybı yaşandı, çok insan enkaz altında kaldı. Bu defa devlet nispeten hazırlıklı olsa da tam anlamıyla orada da yaralara derman olamadı, halk yine çoğunlukla kendiimkanlarıyla hayatta kalmaya ve yaşamına devam etmeye çalıştı…
17 Ağustos depreminin yaraları nispeten sarılırken benim de geri dönüş vaktim gelip çatmıştı. Okulların açılışı deprem bölgesinde ertelenmiş olmasına rağmen diğer illerde normal vakitlerde açılacaktı okulu bitirmiş olsam da Ankara’da beni bekleyen bir Ayakkabı dükkanı vardı. Babam geceleri Atatürk Orman Çiftliğinde çalışıp gündüzleri de işten ayrılan personelin yerine dükkanda durunca benim de ayrılma vaktim gelmişti Şehr-i İstanbul’dan. Yine bir ayrılığın köprüsü uzanmış ayaklarımın dibine geçmemi bekliyordu üstünden…
Mecburen geçiyor ve beni Ankara’ya götürecek otobüse biniyordum Esenler otogarından, akşam geç saatte bindiğim otobüs sabahın seherinde Aşti’ye varıyordu. İlk bir kaç gün kendime gelemesem de İstanbul’a olan sevgimden dolayı, sonra ki günlerde normale dönüyordu her şey.Dükkan eski zamanlara göre meşgale olmuş daha çabuk toparlanmamı sağlamıştı o yıl…
O yıldan sonra yazları o çok sevdiğim İstanbul’a sürekli gidemedim ama gönlüm de aklım da hep ondaydı hiç çıkmadı içimden. Seyrekte olsa gittiğim zamanlar ise doyasıya gezer her bir köşesini adımlamaya çalışırdım günlerce. Orada ki her bir kaldırım taşı, her bir tarihi çeşme, her bir Camii, her bir dükkan çok kıymetliydi nazarımda. İstanbul’da yaşayanlar hep kalabalıktan ve pahalılıktan şikayet etseler de belki de İstanbul’u İstanbul yapan tüm bunların bir araya gelerek ortak bir payda da buluşmasıydı…
Farklı olan her şeyi bünyesinde toplayan ve
tüm bunları zenginleştiren bir muhabbetin adıydı İstanbul’un ruhu…
Aşk, ilk insan Hz.Adem babamız ile Hz.Havva annemizden beri varolan bir duygu, durum ve imtihan silsilesi olarak varlığını devam ettiriyor. İnsanı bitkinin, hayvanın ve tüm mahlukatın üzerinde düşünen bir varlık ve halife olarak yaratan Rabbimiz, içimize yerleştirdiği nefs ve hissiyatlar aracılığıyla, nerde durmak istediğimize kendi cüzi ve külli irademizle karar verme yetkisini bahşetmiş, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu, her dönem gerek Peygamberler, gerek Mürşidler, gerekse kitap ve mushaflarla anlatmış ve bildirmiştir tüm insanlığa. Aşk ise bu tarlaya yapılacak ekim için Rabbini aramak ve bulmak için mücadele etmekte en önemli köşe taşlarından biridir. Rivayet odur ki eski alimlerden bir zat kendisine talebe olmak isteyen bir gence cevaben der:
Evlat Önce Bir Faniye Aşık Ol. Sonra Hakka ve Onun Aşkına Vasıl Olursun…
İnsan yetenekleri, istidatları ve meziyetleri itibariyle sadece Ahiret için değil dünyada da yaşamını devam ettirebilecek şekilde yaratılmış ve mükemmel şekilde dizayn edilmiştir. Bir taraftan kendisini ve ailesini geçindirebilecek kadar nafaka teminine bir taraftan da 5 vakitte Rabbinin huzuruna çıkmak ve hayırlı olan tüm işlerde, icraatlarda önde olmak için yeterli potansiyele sahiptir. Hz.Muhammed(SAV) Efendimiz bu durumla ilgili İfrat ve Tefrit’i değil Vasat olanı yapın diyerek 1400 yıl öncesinde rotamızı çizmiş ve tüm insanlığa yol göstermiştir. Yani ne külliyen dünyaya dalın, ne de külliyen her şeyi terkedip Ahiret hazırlığına. Hem evlenin aile olun, hem çalışıp para kazanın, hemde iyi bir mümin olmak için elinizden geldiğince çabalayın demiştir Hz.Muhammed(SAV) Efendimiz. Hem Peygamber hem fani olarak, hem çalışmış, hem evlenmiş, hem de Dinimizi yaymak için mücadele etmiştir…
Her şeyiyle örnek insan, örnek eş, örnek baba olmuş aradan 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen ilk günki tazelikle gönüllerde, dillerde ve akıllarda ki yerini korumuştur. Ona getirdiğimiz her Salavat içimizin tıkanık tünellerini açmış ve genişletmiş ruhumuza şifahane olmuştur. Rabbbimizin Sevgilisi bizimde sevgilimizdir, Onun Habibi bizimde Habibimizdir…
Aşkın, sevginin, ömrün, ailenin, mücadelenin, çilenin en derinlerini yaşamış ve son nefesine kadar safiyane, ihlaslı, mütevazi kalmıştır…
Aşk aslında hem iki kişiyi birbirine yakınlaştıracak hemde Rabbimize ve Hz.Muhammed(SAV) Efendimizin aşkına giden yolun basamaklarının ilkidir.İnsanın içinin yandığı zamanlar olmuştur elbette. Ama bu yangını söndürecek olan Rabbimizin yolu ve Peygamberimizin Sünneti Seniyye’sidir. Bizleri yoluna Ram eden Rabbimize Dünya da ki Her Bir Buğday Tanesi Adedince Şükür, Alemlere Rahmet Efendimize Salat ve Selam Olsun…
1986’da Ankara’ya kesin olarak yerleşmeden önce yılın belirli zamanlarında Hacettepe Hastanesi’ne kontrole gelirdik. Ankara’da yaşayan köylümüz Hasan Amca ve ailesinin Demetevler 3.cadde’de Akbank’ın üstünde ki yokuşta olan evlerinde kalır, misafirleri olurduk Annem, Dedem ve ben. Bazen işimiz uzar aylarca kaldığımız olurdu. Hasan Amca Makine Kimya Enstitüsü’nde memur olarak çalışırdı sonradan ayrıldığı eşi Meryem abla ise klasik ev hanımıydı. Evleri çok büyük olmamasına rağmen ellerinden gelen en iyi şekilde bizleri ağırlar, memnun etmeye çalışırlardı. Biz onlarda kalırken bir kızları olmuştu Emine, sonra da bir oğulları oldu adı Kerem…
Kerem Hasan Amca’nın babasının ismiydi köyde de Kerem’in Hasan diye bilinirdi zaten. Bir de Hasan Amca’nın Amcası yani köylü tabiriyle Emmisi vardı Cafer Amca. O da Emniyet Genel Müdürlüğünde Komiser olarak görev yapar bizim Hasan Amca’lara geldiğimiz dönemlerde yakın otururlardı onlara. Sonradan Çubuk ilçesine tayini çıktı Cafer Amca’nın uzunca bir süre orda yaşadılar ailecek…
O zamanlar 3-4 yaşında ya vardım ya yoktum aklım yeni yeni ermeye başlamıştı. Aklıma eseni ister olmayanı bulup getirmelerine çok sevinirdim çocukluk aklıyla. Yokluk olmasına rağmen Rahmetli Dedem ne istersem bulur getirir bizi sevdiğini yüzümüze söylemese de biz anlardık onun çabasından sevgisini ve merhametini. O dönemlerde Üniversite hastanelerine direk gidilemez önce Ssk hastanelerinden binbir zorlukla sevk alınır, sonra da Üniversite hastanesinden alınan randevu ile muayeneye gidilirdi. Tabi bu süreç ortalama 1 hafta 10 günü bulurdu toplamda. Ellerini ve ayaklarını da öpsem az kalacak olan annem yürümeyi sevmediğim için sırtında taşır, yolda gördüğüm bakkallardan, meyvecilerden bir şey almadan yola devam etmediğim için mecburen istediğimi alır üstüne birde yememi bekler sonra keyfim yerine gelmişse yürüyerek hastanenin yolunu bulunca derin bir oh çekerdi içinden, anlamaya çalışmasam da hissederdim rahatladığını. Hele
bir de hastane de işimizi hemen halledersek mutluluğu yüzünden okunur, vakit geçirmeden Hacettepe hastanesinin yolunu tutardık. Ordan da randevu yakın tarihe alınabilmişse mutluluğu ikiye katlanır hızlı adımlarla bir an önce eve gidip biraz uzanmanın dinlenmenin düşüncesine dalardı. Kolay değildi tabi onca yolu kucağında kocaman çocukla tepip işleri halletmek, ayaklarını uzatıp sıcak bir çay içmeyi en çok o hak ederdi böyle yorucu günlerde…
İşler hemen hallolur kontrol biter, tahlil sonuçları çıkınca hemen gösterilebilirse çok kalmadan köyümüze döner bir daha ki kontrole kadar köyümüzde ki evimizde vakit geçirirdik yani Akçaşehir’de nam-ı diğer Adışar’da. Tarihi MÖ 3000’lere kadar dayanan köyümüzün merkezinde yer alan Selçuklu Döneminde yapıldığı tahmin edilen Tarihi Camimiz, Camimizin arkasında Belediye binası ve yerleşim yerleri ile içiçe geçmiş kahvehane, fırın, berber, manav ve hububat satış dükkanları dizilirdi sıra sıra. Köyün çıkışında ki obalar ise hayvanların yayılması ve çobanların barınma ihtiyaçlarının karşılanması için yapılmıştı genelde…
Kışın köyde kalan hayvanlar havalar ısınmaya başlayıp baharın ıslaklığı sarınca etrafı yavaş yavaş obaya götürülür orda ki ağıl ya da çardaklara yerleştirilir çobanlar ise o dönem de tek göz olan kerpiç evlerde kalırlardı. Tuvaletler evlerin dışında olur kapıya bağlanan köpek veya köpekler ile bir nebze de olsa güvenlik çemberi alınmış olurdu hırlıya, hırsıza ve canavar tabir edilen kurtlara karşı. Çobanlara her gün azık hazırlanır çobanın baktığı sürü birden fazla kişiye aitse herkes sırayla hazırlar çobanın ihtiyaçlarını görürlerdi. O zamanlar çok fazla maaş verilemediği için çobanlarda durumu idare ederler, sürü sahiplerini fazla sıkıştırmazlardı…
Zaman kendi halinde geçip giderken kontrol zamanı gelince, aynı dairenin etrafında dönen çemberler gibi Ankara’ya gelir Hasan Amca’larin misafiri olur kısa sürede işimizi halledip gitmeye bakardık fazla yük olmamak için onlar bir günden bir güne şikayet etmemişlerdi etmezlerdi de ama zaman uzadıkça kendi içimizde rahatsız olurduk içsel bir sesin eşliğinde. Hasan Amca’larin üst katında ev sahipleri otururdu Fatoş abla, Rahmetli Babası Ömer amca ve öldüyse Allah rahmet eylesin Annesi ile birlikte otururlardı. Fatoş abla Ptt’de memur olarak çalışırdı, Ömer Amca emekliydi eşi de ev hanımıydı. Evlerinin önü ve arkası oynamaya müsaitti ama ne hikmetse Ömer Amca yakaladığı zaman çok kızardı oynadığıma çocuk aklımla niye kızdığını anlamaz o gittikten sonra devam ederdim kaldığım yerden. Bir gün hastaneden gelince mi yoksa sabah kalkınca mı hatırlamıyorum ama canım haşlanmış yumurta istedi, bir oturuşta tam 7 tane yumurta yediğimi hatırlıyorum. O arada Fatoş abla geldi başka bir şey için ve tatlı sert bir nidayla kızdı fazla yumurta yediğime. Hatta çok yumurta yersem öleceğimi söyledi babasının da az önce çok yumurta yediğini ve evde ölmek üzere olduğundan bahsetti…
Çocukta olsam aklıma yatmamıştı yumurtadan ölmek, kendi yumurtalarımı bitirince anneme seslendim hadi gidip bakalim Ömer Amca
ölmüş mü? Çıktık üst kata kapıyı çaldık Fatoş abla açtı kapıyı. Annem sordu önce Fatoş Ömer Amca öldü mü yumurtadan?
Fatoş abla çok keyfe keder bir insandı kulakları çınlasın, ohooo dedi öldü de gömdük bile ordan geliyoruz. Tam ikna olmasam da aşağı indik ve sonra ki bir kaç günde işlerimizi halledip köye döndük, Ömer Amca benim için ölü değilse de yaşaması muhtemel biri gibi de gelmiyordu artık. Bir daha ki kontrole kadar Ankara’ya gelmediğimiz için Ömer Amca’yı uzunca bir süre görmedim bir daha ki gelişimizde ise Fatoş abla aynı rahatlıkla son anda iyileşti mezardan çıkardık dedikten sonra ölüler nasıl iyi olur diye sormaktan geri de durmadım hem Fatoş abla’ya hem kendime. O da net bir cevap veremediği için geçiştirdi laf arada kaynadı tabi Ömer Amca yaşamaya devam etti son nefesine kadar…
Yıl 1985’den 1986’ya dönerken doktorlar abime kesin diyaliz teşhisi koymuşlardı böbrekleri tamamen bitmiş vazifesini yerine getiremez olmuşlardı. Doktorlar Ankara’ya götürün orda daha iyi şartlarda bakılır demişler Rahmetli Dedeme ve anneme. O zamanlar babam köyde ki işlerle uğraştığı babaannem de geride kalan çocuklara baktığı için bizim yanımızda hep Rahmetli Dedem gelirdi. Rahmetli hem bilinçliydi hem de üslubu ve yaklaşımı ile işin nasıl hallolacağını iyi bilirdi Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah…
Ankara’ya kesin yerleşmeye karar verilince o zamanın meşhur semtlerinden Samanpazarın’da hem ucuz olduğu hem de hastaneye yakın olduğu için bir bahçe içinde iki göz o da bir banyo mutfak ve tuvaletlerin bahçe içinde olduğu bir eve taşındık. 2 yıl orda oturduktan sonra şimdi oturduğumuz semte Demetevler’e taşındık aradan geçen onca zamana rağmen bazen durup o günleri düşününce içimiz bir tuhaflığın esiri olsa da, bize kapısını ardına kadar açan, bir memur maaşıyla evini geçindirmeye çalışan Hasan Amca ve ailesinin bize yuva olması içimizi ısıttı hep, o günde bugün de. Dünyada insandan geriye kalacak olan iyi veya kötü yaptıkları gerisi lafı güzaf….
Kısa sayılacak bir süre zarfında bağrımızdan fışkıran bozkırın dikenleri ile haşır neşir olsak ta köyümüzün yollarında obalarında, Rabbimin imtihanları ile arkadaş olmanın telaşı içindeyiz kendi dairemiz ve çemberlerinin içerisinde…
1986’da geldiğimiz Ankara’da, 2 yıl Samanpazarında bir avlunun içinde 2 göz bir mutfak bir gecekonduda oturduktan sonra 1988’de şimdiki oturduğumuz semte Demetevler’e taşınmıştık. Gecekondudan sonra 3 oda 1 salon evi görünce saray gibi gelmişti hepimize. Eve iyice yerleşince apartmandakileri ve mahalledekileri tanımaya az çok çevre edinmeye çalışmıştık. Rahmetli Dedem(Mekanı Cennet Olsun) Muhtara gitmiş kayıt yaptırmış, arkasından beni okula yazdırmıştı…
1 yıl okuduğum Samanpazarında ki okulumdan sonra, yeni okulumu, öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı merak ediyor okulun başlamasını bekliyordum sıcak yaz günlerinde. Bu arada mahalleye de adapte olmaya çalışıyor ikindi vaktinden sonra serinlikte binanın önünde oynayanları seyrediyor, çevredeki dükkanları, esnafları ve çalışanları tanımaya çalışıyordum. Binamızın altında temizlik maddeleri satan Orhan abi, onun yanında Balalı Yufkacılar Atilla abi, kardeşi ve çocukları, onun yanında ise giyim mağazası sahibi Hasan amca ve ortağı vardı. Sonraları Hasan amca ve ortağı ayrıldılar dükkan Hasan Amca’ya kaldı, o da yaşı gelip emekli olunca kızlarına devretti bayrağı. Bizim binanın hemen sağında ki binanın altında ise Sazcı Rahmetli Avşar amca ve oğlu Metin abi, onun yanında Perdeci Aydın Amca ve oğlu İhsani abi en sonda ise şimdi hatırlayamadığım bir dükkan vardı ama boş muydu dolu muydu hatırlamıyorum…
Esnaflar her gün rızıklarını beklerken bizde günlerimizi standart şekilde geçirmeye çalışıyorduk. O zamanlar televizyonun ve ev telefonunun çok yaygın olmadığı tek kanallı, çizgili pijamaların popüler olduğu, haftasonları kamyonun arkasına doluşup pikniğe gidildiği, akşamları komşuların çay içmeye gelip gece yarısına kadar hikayelerin anlatıldığı nadide yıllardı. Bir evde bir kişinin çalışıp tüm aileye rahat rahat baktığı yıllar…
Zaman geçtikçe yeni taşındığımız semtte de herşey alışkanlık halini almış, ilk defa orda gördüğümüz bir çok şey sıradanlaşmıştı tabiri caizse. Okullar açılıp sabah erken kalkmaya başlayınca düzenimiz bozulmuş olsa da yeni insanlar, yeni hocalar ve yeni arkadaşlar tanıdığımız okulumuz ayrılmaz parçamız olmuştu. Yine de tatil zamanları ve kar yağışlarında içimiz neşeyle dolar nedense okula gitmemek için can atardık.Zaman hızla akıp giderken 1993’e geldiğimizde ilkokul bitmiş ortaokul için araştırmalara başlamıştık. 1993’e kadar ilkokuldan sonra okumak istemeyenler okula gönderilmez çıraklığa verilir meslek sahibi olmaları için çaba sarfedilirdi. O yıl çıkan bir kanun ile İlköğretim zorunlu olarak 8 yıla çıkmış ilkokullar ilköğretime çevrilmişti. Böylelikle mezun olduğum ilkokulda devam ettim ve ortaokulu da orada bitirdim. Ortaokul yıllarında haftasonları çalışmaya cep harçlığımı çıkartmaya başlamıştım. İlk zamanlar eskiden Gima olan binanın altında ki Çayocağında Halil abinin yanında çalıştım. Okul bitince yazları da onun yanında takıldım. Orda çalıştıkça
caddede ki esnafın çoğunu da tanıdım haliyle. Ortaokulun ikinci yazın da şimdi Şok marketin olduğu yerde Aba giyim vardı orda düğmeci olarak çalıştım. Son senede ise çay götürdükçe tanıdığım Erzurumlu Hacıamca ve oğlu Suat abinin bakkallarına takılmaya başladım. Aslında onların çırakları vardı Ahmet abi ama bende yanlarında ufak da olsa bir işin ucundan tutuyor boş zamanlarımı değerlendiriyordum. Rahmetli Hacıamca(Mekanı Cennet Olsun) bakkalın yanında ki Boluluların müstakil evinin önünde duran tulumba da abdest aldıktan sonra mahallenin gençlerini toplar vakit namazına götürürdü. Asker emeklisi tatlı dilli bir Amcaydı Hacıamca. Oğlu Suat abi de fanatik Ankaragüçlüydü,haftasonları toplanır hep birlikte maça giderdik 19 Mayıs Stadyumuna. Suat abilerin bakkalının yanında Emlakçı Mehmet abiler, onun yanında ise Kırtasiyeci Ahmet abi vardı. Bakkala sabah erken saatte gider,öğlen sıcağına kalmadan eve geçip ikindiye kadar uyur sonra yine çıkardık sokağa. Oturduğumuz binadan yada mahalleden arkadaşlarla maç yapar hiçbir şey yoksa yine bakkala gider vakit geçirirdik akşam serinliğinde Karanlık çökünce bakkalın önünde ki duvara oturur çekirdeğe başlar, çekirdek bitince de yerleri süpürmeden arazi olmanın yollarını arardık.
İhale en son kalana kalırdı genelde….
Ertesi gün yine aynı şeyler olur ve her gün kendini tekrarlardı. Birine ait bir oyuncak, top, bisiklet hepimizin gibi davranır sırayla biner ve oynardık.19 Mayıs Stadyumuna amatörleri izlemeye giden arkadaşlar dışarı kaçan bir topu alıp kaçmışlar, bir kaç hafta oynamıştık o topla. Sonra yapılan şeyin yanlış olduğu hakkında oybirliği ile alınan karar sonrası topu götürüp iade etmişlerdi aldıkları yere. Bakkal Suat abinin gençliğinden kalma kontrapedal bir bisikleti vardı. Mahallenin gençleri binsin diye hediye etmişti hepimize. Bisiklete sırayla binerken biraz kilolu olan Bolulu Şakir abi bir kere biniyim diyerek aldığı bisikleti iki parça vermişti elimize
Götürüp tekrar kaynak yaptırmıştık bisikleti.
O dönem bir kişi de olan şey herkese ait olurdu, paylaşmanın, bölüşmenin zirvelerden inmediği güzel yıllardı. Ellerimizde poşetler Yenimahallenin meyve bahçelerine daldığımız yakalanma riskine karşı bir kişinin ağaca çıkıp diğerlerinin gözcülük yaptığı muzır ve masum yıllardı…
Zaman 2000’lere doğru akarken hayatımızda bazı yenilikler olmaya başlamıştı televizyonlar renklenmiş, henüz ne olduğunu bilmesekte ilk internet bağlantısı gerçekleştirilmiş ve bilgisayarların ataları meşhur atariler piyasada yayılmaya başlamıştı. O zamanlar her gazete başka birşey verirdi. Tencere seti, Bıçak seti, Ansiklopedi, Stres Bileziği, Atari hatta Ev ve Araba veren gazeteler bile vardı. Bizim de en çok merak ettiğimiz ve oynamak istediğimiz şey atarilerdi. Her gün kupon biriktirerek sabırla bitmesini beklediğimiz günlerin ardından heyecanla kuponlaı toplar, yaysat bayisinin yolunu tutar, her yerde olan sıralar gibi orda da sıraya girer, sıramız gelip atariyi alınca içimiz içimizden taşarak hızlı adımlarla eve götürüp hemen oynamaya başlardık. Bu işe en çok Rahmetli Dedem kızar, televizyonu bozacaksınız der dururdu sürekli. Bizde 5-6 saat oynamadan başından kalkmaz sanki atarisiz yılların hasretini giderirdik içimizde. Liseye başlayıp bilgisayarlar ve internet kafeler yaygınlaşmaya başlayıncaya kadar atarilerden ayrılamadık ama bilgisayar oyunlarını görünce artık atari hafif gelmeye başlamıştı. Bu defa da harçlıklarımızla internet kafelere dadanmış vaktimizin çoğunu orda harcamaya başlamıştık…
Yıl 2000 olduğunda ise Galatasaray Uefa kupasını almış ülkemizi çok gururlandırmıştı. O akşamı bugün gibi hatırlarım. Herkes sokakta ve tv başında gelecek güzel sonucu bekliyordu. Penaltılar sonucunda Galatasaray galip gelmiş Fatih Terim’li ve efsane kadrolu Galatasaray Uefa kupasını ülkemize kazandırmıştı…
2000’den sonra bayağı hızlı geçen zaman içinde çok şey değişti hem ülke de hem hayatımızda. Yaşananlar hoş bir hatıra oldu hepimize. Amaçta bu değil miydi zaten Kubbede hoş bir sada bırakmak…
Bozkır demek köylerin ruhu demek, bozkır demek koyunların, kuzuların, keçilerin, köpeklerin, eşeklerin arkadaşı demek, bozkır demek uçsuz bucaksız gibi görünen ama yanına gittiğinde senden biri olan demek…
Bizler bozkırın bağrından kopup geldik büyük şehire, köylerimiz vatan iken biz gurbeti vatan bildik, çeşmelerden su içerken, içeceğimiz suya lira ödedik, yolculuklar uzak gelirken durmadan yollara yolcu olduk, bozkır özümüzün, ruhumuzun, gönüllerimizin içinden yeşeriyor, hala şehirde olsak da hala gurbette kalsak da…
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ
Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi
Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Akar suların çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
Ol yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost elinde avareyim
Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emrem
Mecazi aşk, Baki aşka yol olursa açılır içimizin tıkanık sözcükleri, yeniden inşa edilir yıkıntıların arasında kalan cümlelerin geçiş köprüleri. Ateşe koşarak gider gönlümüzün pervane çiçekleri, yana yana olgunlaşır yaşımızın getirip götürdükleri…