Yıl 1999 Lise’de 3 yıllık serüven bitmiş ( O zamanlar Lise eğitimi 3 yıldı) yaz tatiline girmişiz, her yaz olduğu gibi bir an önce İstanbul’a gitmek ve toprağın suya kavuşması gibi kavuşmak istiyordum maşukuma. İstanbul içimde öyle bir yer etmişti ki o olmadan bir yanım hep eksik kalıyordu, her seferinde gidip Ankara’ya geri gelmek zorunda kalsam da, ayaklarım geri geri gitse de dönüş yolunda…
Heyecanlı bir yolculuğun ardından içimde ki çocuksu sevinç havalanıyor ipini çekince geri iniyordu uçan balon misali. İlk günlerin huzuru, mutluluğu yavaş yavaş yerini sakinliğe, Durmuş Dayımla sabah namazında kalkıp önce Rami toptancılar sitesine gidip lokantaya alışveriş yapmaya ve dönünce sıcak sabah çorbasını içmeye bırakmıştı. İlk zamanlar her yaz olduğu gibi lokanta da takıldım ama o yaz içimde farklı bir duygu vardı sanki. Mustafa Dayımın Gazi mahallesinde ki ayakkabı imalathanesinde bizim köylü gençler ve akrabalar çalışıyor, çalıştıkları bodrumun üstünde ki giriş kat dükkanlarda da kalıyorlardı. Durmuş Dayımdan müsaade isteyip biraz da orda takılmaya karar verdim.Orda da Mustafa dayıma yardım etmeye çalışıyordum elimden geldiğince…
Günler hep aynıymış gibi geçse de orda ki akranlarım ile takılmak, akşamları gidip bir kahve de çay içmek, bilardo salonun da oynamayı bilmesem de onları izlemek ve akşamları aynı yemeğe kaşık sallamak tuhaf bir duyguya ev sahipliği yapıyordu ruhumda. Belki aynı yaş grubunda olmanın verdiği rahatlık, belki de sıradanlığın içinde vakit geçirmek hoşuma gidiyordu. İstanbul’dayken zaman hiç geçmesin isterdim, salise saat, saat gün, gün ay, ay da yıl olsun diye geçirirdim içimden hep. Ama sanki o inat edermiş gibi durmaz hızlıca geçiverirdi. Hafta sonları Beyazıt’a, Eminönü’ne, Sirkeci’ye, Laleli ve Aksaray’a gider, haftalıkları ezer, tüm hafta çalışmış olmanın acısını çıkartırdık hep beraber. Rıfkı abi ve kardeşi Enes, Ramazan abi, Özgür abi ve kardeşi Ramazan, bizim köylü Nazif çiçek, Abdullah Çiçekdağ ve Abisi Özgür Çiçekdağ ile ismini hatırlayamadığım bir kaç hemşehri daha hep birlikte gider takılırdık keyfe keder…
O zaman İstanbul’da metro ve metrobüs bu kadar yaygın olmasa da dolmuş, otobüs ve tramvay ile varacağımız yere ulaşırdık çok hızlı olmasa da. Orda yaşayanlar buna alışmıştı ama bana ilk zamanlar ilginç gelirdi İstanbul trafiğinde ki sabırlı insanlar herhalde Ankara’da o kadar trafiği ve insanı bir arada görmediğimden olsa gerek. Sonra ki günlerde bende de alışkanlık olur gerek araba da gerekse otobüs ya da dolmuşta beklemek normal gelirdi. Nasılsa açılır yol gideriz diye düşünürdüm kendi kendime…
Günler standart şekilde geçip giderken o yıl her zamankinden daha çok sıcak olduğuna şahit olduk İstanbul’un, sadece sıcak değil nem oranları da aşırı derecede yüksekti. Hem gündüz hem gece aşırı derece de sıcak olunca herkes sırayla duş alıp yatar bir nebze olsun serinlemeye çalışırdı imalathanenin üstünde ki yatakhanede. Günün yorgunluğu ile yatar yatmaz uyur ertesi sabaha kadar bir nebze dinlenmiş olurduk. Sabah herkes erkenden kalkar, işinin başına geçer 10.00’da ki çay molasına kadar çalışır kahvaltılık ne alınmışsa kahvaltılar yapılırdı hep birlikte. Kahvaltıdan sonra saat 13.00’e kadar çalışma devam eder, öğle yemeğinden sonra ise akşam 18.30-19.00’a kadar mesai sürer sonra ise yapı paydos olurdu…
Ortalık toparlanır, yerler süpürülür sulanır, ertesi sabah için hazırlık yapılır ve yorgun günün sonunda akşam yemeği için yatakhane de hummalı bir faaliyet başlardı. Bazen herkes ayrı ayrı yemek yapar yer bazen de ortaklaşa malzeme alınır aynı tabağa veya tasa kaşık sallanırdı çok fazla tabak seçeneği olmadığı için. Herkes ayrı ayrı yaptığında herkesle oturur ayrı ayrı yemeğe dalar ama her yemeğin tadı çok lezzetli geldiği için doymanın tadına varamazdım. Akşamları bir curcuna, sohbet, muhabbet, mizah ve bol kahkaha ile şenlenirdi yatakhane. Karınlarımız doyunca çıkar bir hava alır, o dönemki Gazi sokaklarında temkinli olmaya çalışırdık…
O bölge de 1995 yılında yaşanan kahvehane baskını ile yaşanan olaylar hala akıllarda ve hafızalarda ilk gün ki gibi duruyordu. Bölgenin çoğunluğu Kürt ve Alevi kökenli vatandaşlarımızdan oluşsa da aynı havayı soluyor aynı mekanları paylaşıyorduk etnik bir ayrım yoktu bölge halkı arasında, herkes işinde, gücünde, geçim telaşındaydı. Olayların yaşandığı günler de genel de semt dışından gelen provokatörler ve teröristler özellikle çocuklarla gençleri tahrik ederek sokakları ateşe veriyor sonra da hiç bir şey olmamış gibi ortalıktan kayboluyorlardı…
Her yerde 70’leri ve 80’leri aratmayan sahneler sergileniyordu. Sokaklarda eli silahlı ve sopalı gençler, karşılarında çevik kuvvet polisleri ve panzerleri ara sokaklarda ki kovalamacalar harala gürele sürüp gidiyordu. Öyle günlerde dışarı çıkmaz, silah seslerini, bağrışları, kovalamacaları duyar ama yatakhane de televizyon izlerdik daha çok…
Olayların ardından gelen sabahlarda herkes hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne gider, sokaklarda ana caddelerde köşe başlarında polisler nöbet tutardı genelde. Akşam olmaya yakın yine teröristler provokatörler sahne alır ortalık karışırdı. Ortalama 2-3 ayda bir aynı sahneler yaşanır ben 1-2 defa rast gelirdim orda kaldığım sürede. 1999’da belki sürecin üstünden zaman geçmiş olmasından olabilir belki de terörist başının yakalanmasından dolayı olabilir bilmiyorum ne sokaklar karışmıştı ne de polisler ortalıkta kol geziyordu…
Bir sıcak bir nem bir de hızlıca geçen zamanın arasında Temmuz ayı bitmiş Ağustos’a girmiştik. Ağustos ayının daha da sıcak olacağı söyleniyordu hava durumlarında, söylenen ile hissedilen arasında bize göre net 7-8 derece fark vardı. Sıcaktan uyuyamıyor yatakhane de çalışan vantilatörler eşliğinde bir sağa bir sola dönüp duruyorduk hepimiz. Uyuyamamak bir tarafa sabah kalkıp iş başında uyuklamak hoş olmuyordu hem çalışan hem de işveren için. Ağustos’un ilk on gününden sonra nispeten hava biraz serinlemişti eskilerin dediği gibiydi sanki 15’i yaz, 15’i kış. İkinci haftaya girerken o geceyi yaşayacağımızdan habersiz keyifli keyifli serinliyorduk geceleri hoşumuza da gidiyordu aslında bir nebze rahat uyumak…
Tarihler 17 Ağustos 1999’u gösterdiğinde gündüzü sıradan geçse de gecesinde yaşayacağımız depremden habersiz akşam yemeklerimizi yedik ardıdan Gazi sokaklarında bir hava alıp çayımızı içtik gelince de hemen yattık yataklarımıza. O zaman Casio marka ışıklı bir saatim vardı düğmesine basınca fosforlu ışığı yanar saati net bir şekilde gösterirdi gece karanlığında. Gece 02.58’de lavaboya kalktım saatin ışığını yaktım sonra da geri yattım, cam kenarında yattığım için yatarken cama kolup çarptı ve cam titredi…
Aradan kısa süre geçmişti ki camlar titremeye duvarlar bir sağa bir sola inip kalkmaya başladı içerde ki herkes can havliyle dışarı kaçmaya başladı dışarı çıkacakken gözüm içerde ki soğuk su dolabına takıldı. Dolap olduğu yerde zıplıyordu ilk defa depreme şahit oluyordum ve beynimin içi zonkluyordu sarsıntının etkisinden. Dışarı çıktığımızda tüm bina dışardaydı, tedbir olarak elektrik ve doğalgaz kesilmiş insanlar radyo açmış az da olsa yayın yapmayı başaran radyolardan gelen haberleri dinliyordu, özellikle sahil kısmında ki durum gerçekten vahimdi. Gölcük, Düzce, İstanbul için acil yardım çağrıları yapılıyordu sürekli…
Depremin merkez üssü olan Gölcük ile irtibat kesilmiş depremden kurtulan halk kendi imkanları ile arama kurtarma çalışması yapıyor enkaz altında kalanlara ulaşmaya çalışıyorlardı radyoda dinlediğimiz kadarıyla. Dışarda beklerken artçı depremler olmaya devam ediyor korkudan içeri giremiyorduk girince yıkılırsa diye. O geceyi öyle geçirdik sabah ortalık biraz sakinleşince herkes yavaş yavaş evlerine girmeye yatak, battaniye ve gerekli eşyaları alıp bir süre parklarda ve okul bahçelerinde yatmaya başladı. Bir süre daha kuvvetli deprem olacağı söylentileri halk arasında dolaşıyor herkes korkuyla dışarda yatmaya devam ediyordu…
Depremin üstünden 3-4 gün geçmişti ki özellikle Gölcük, Düzce ve İstanbul’da ki can kayıpları rakamlara sığmıyordu. Cesetlerine ulaşılabilenlerin yanında kıyı bölgesinde sular altında kalan kısımda yaşayanların cesetleri de ortalıkta yoktu, resmi rakamlara göre 10.000’e yakın olarak telaffuz edilse de ilk hafta kayıp sayılarının bunun çok üstünde olduğu her yerde konuşuluyordu, özellikle o bölge de yakını olup sonradan irtibat sağlayıp bilgi alanlar tarafından…
O geceden sonra ve ilerleyen günlerde bölge sahipsiz ve yalnız kaldı maalesef Devlet erkanı ve yetkililer bölgeye 3 gün sonra ulaşabildi ancak, Deprem gecesi Başbakan Bülent ECEVİT’e haber dahi verilmemiş Rahmetli Ecevit Deprem’i 18 Ağustos 1999 sabahı öğrenebilmişti ancak. Devletin içinde bulunduğu durumun vahameti çadırlar kurulunca daha çok belli olmuş, 50-60 yıllık hayat bilgisi kitaplarından gördüğümüz Kızılay çadırları halka dağıtılmıştı, mevsim yaz olduğu için belki idare ederdi o çadırlar ama kış mevsiminde insanlar donardı o çadırların içinde…
Devlet içinde bulunduğu krizi idare edememiş yurtiçinden ve yurtdışından gelen yardımlar ile memur maaşları ödenmek zorunda kalınmıştı maalesef ve depremde yaşanan krize istinaden abonesi olduğumuz nur topu gibi vergilerimiz oturdu kucağımıza, geçici olacağı söylense de pek güven vermediği için hükümet ve devlet erkanı temelli kaldı aylık faturalarımızda…
İlerleyen bir kaç ay içinde havalar soğumaya başlayınca insanlar zorlanmaya ve yağmurlar ile çamur deryalarıyla boğuşmaya başladılar. Kasım ayı gibi tam depremin yaraları sarılıyor derken 12 Kasım 1999’da Düzce depremi ile sarsıldı ülke. O depremde de çok can kaybı yaşandı, çok insan enkaz altında kaldı. Bu defa devlet nispeten hazırlıklı olsa da tam anlamıyla orada da yaralara derman olamadı, halk yine çoğunlukla kendiimkanlarıyla hayatta kalmaya ve yaşamına devam etmeye çalıştı…
17 Ağustos depreminin yaraları nispeten sarılırken benim de geri dönüş vaktim gelip çatmıştı. Okulların açılışı deprem bölgesinde ertelenmiş olmasına rağmen diğer illerde normal vakitlerde açılacaktı okulu bitirmiş olsam da Ankara’da beni bekleyen bir Ayakkabı dükkanı vardı. Babam geceleri Atatürk Orman Çiftliğinde çalışıp gündüzleri de işten ayrılan personelin yerine dükkanda durunca benim de ayrılma vaktim gelmişti Şehr-i İstanbul’dan. Yine bir ayrılığın köprüsü uzanmış ayaklarımın dibine geçmemi bekliyordu üstünden…
Mecburen geçiyor ve beni Ankara’ya götürecek otobüse biniyordum Esenler otogarından, akşam geç saatte bindiğim otobüs sabahın seherinde Aşti’ye varıyordu. İlk bir kaç gün kendime gelemesem de İstanbul’a olan sevgimden dolayı, sonra ki günlerde normale dönüyordu her şey.Dükkan eski zamanlara göre meşgale olmuş daha çabuk toparlanmamı sağlamıştı o yıl…
O yıldan sonra yazları o çok sevdiğim İstanbul’a sürekli gidemedim ama gönlüm de aklım da hep ondaydı hiç çıkmadı içimden. Seyrekte olsa gittiğim zamanlar ise doyasıya gezer her bir köşesini adımlamaya çalışırdım günlerce. Orada ki her bir kaldırım taşı, her bir tarihi çeşme, her bir Camii, her bir dükkan çok kıymetliydi nazarımda. İstanbul’da yaşayanlar hep kalabalıktan ve pahalılıktan şikayet etseler de belki de İstanbul’u İstanbul yapan tüm bunların bir araya gelerek ortak bir payda da buluşmasıydı…
Farklı olan her şeyi bünyesinde toplayan ve tüm bunları zenginleştiren bir muhabbetin adıydı İstanbul’un ruhu…
Bayram Günaslan-2022
