Ankara

1986’da geldiğimiz Ankara’da, 2 yıl Samanpazarında bir avlunun içinde 2 göz bir mutfak bir gecekonduda oturduktan sonra 1988’de şimdiki oturduğumuz semte Demetevler’e taşınmıştık. Gecekondudan sonra 3 oda 1 salon evi görünce saray gibi gelmişti hepimize. Eve iyice yerleşince apartmandakileri ve mahalledekileri tanımaya az çok çevre edinmeye çalışmıştık. Rahmetli Dedem(Mekanı Cennet Olsun) Muhtara gitmiş kayıt yaptırmış, arkasından beni okula yazdırmıştı…

1 yıl okuduğum Samanpazarında ki okulumdan sonra, yeni okulumu, öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı merak ediyor okulun başlamasını bekliyordum sıcak yaz günlerinde. Bu arada mahalleye de adapte olmaya çalışıyor ikindi vaktinden sonra serinlikte binanın önünde oynayanları seyrediyor, çevredeki dükkanları, esnafları ve çalışanları tanımaya çalışıyordum. Binamızın altında temizlik maddeleri satan Orhan abi, onun yanında Balalı Yufkacılar Atilla abi, kardeşi ve çocukları, onun yanında ise giyim mağazası sahibi Hasan amca ve ortağı vardı. Sonraları Hasan amca ve ortağı ayrıldılar dükkan Hasan Amca’ya kaldı, o da yaşı gelip emekli olunca kızlarına devretti bayrağı. Bizim binanın hemen sağında ki binanın altında ise Sazcı Rahmetli Avşar amca ve oğlu Metin abi, onun yanında Perdeci Aydın Amca ve oğlu İhsani abi en sonda ise şimdi hatırlayamadığım bir dükkan vardı ama boş muydu dolu muydu hatırlamıyorum…

Esnaflar her gün rızıklarını beklerken bizde günlerimizi standart şekilde geçirmeye çalışıyorduk. O zamanlar televizyonun ve ev telefonunun çok yaygın olmadığı tek kanallı, çizgili pijamaların popüler olduğu, haftasonları kamyonun arkasına doluşup pikniğe gidildiği, akşamları komşuların çay içmeye gelip gece yarısına kadar hikayelerin anlatıldığı nadide yıllardı. Bir evde bir kişinin çalışıp tüm aileye rahat rahat baktığı yıllar…

Zaman geçtikçe yeni taşındığımız semtte de herşey alışkanlık halini almış, ilk defa orda gördüğümüz bir çok şey sıradanlaşmıştı tabiri caizse. Okullar açılıp sabah erken kalkmaya başlayınca düzenimiz bozulmuş olsa da yeni insanlar, yeni hocalar ve yeni arkadaşlar tanıdığımız okulumuz ayrılmaz parçamız olmuştu. Yine de tatil zamanları ve kar yağışlarında içimiz neşeyle dolar nedense okula gitmemek için can atardık.Zaman hızla akıp giderken 1993’e geldiğimizde ilkokul bitmiş ortaokul için araştırmalara başlamıştık. 1993’e kadar ilkokuldan sonra okumak istemeyenler okula gönderilmez çıraklığa verilir meslek sahibi olmaları için çaba sarfedilirdi. O yıl çıkan bir kanun ile İlköğretim zorunlu olarak 8 yıla çıkmış ilkokullar ilköğretime çevrilmişti. Böylelikle mezun olduğum ilkokulda devam ettim ve ortaokulu da orada bitirdim. Ortaokul yıllarında haftasonları çalışmaya cep harçlığımı çıkartmaya başlamıştım. İlk zamanlar eskiden Gima olan binanın altında ki Çayocağında Halil abinin yanında çalıştım. Okul bitince yazları da onun yanında takıldım. Orda çalıştıkça

caddede ki esnafın çoğunu da tanıdım haliyle. Ortaokulun ikinci yazın da şimdi Şok marketin olduğu yerde Aba giyim vardı orda düğmeci olarak çalıştım. Son senede ise çay götürdükçe tanıdığım Erzurumlu Hacıamca ve oğlu Suat abinin bakkallarına takılmaya başladım. Aslında onların çırakları vardı Ahmet abi ama bende yanlarında ufak da olsa bir işin ucundan tutuyor boş zamanlarımı değerlendiriyordum. Rahmetli Hacıamca(Mekanı Cennet Olsun) bakkalın yanında ki Boluluların müstakil evinin önünde duran tulumba da abdest aldıktan sonra mahallenin gençlerini toplar vakit namazına götürürdü. Asker emeklisi tatlı dilli bir Amcaydı Hacıamca. Oğlu Suat abi de fanatik Ankaragüçlüydü,haftasonları toplanır hep birlikte maça giderdik 19 Mayıs Stadyumuna. Suat abilerin bakkalının yanında Emlakçı Mehmet abiler, onun yanında ise Kırtasiyeci Ahmet abi vardı. Bakkala sabah erken saatte gider,öğlen sıcağına kalmadan eve geçip ikindiye kadar uyur sonra yine çıkardık sokağa. Oturduğumuz binadan yada mahalleden arkadaşlarla maç yapar hiçbir şey yoksa yine bakkala gider vakit geçirirdik akşam serinliğinde Karanlık çökünce bakkalın önünde ki duvara oturur çekirdeğe başlar, çekirdek bitince de yerleri süpürmeden arazi olmanın yollarını arardık.

İhale en son kalana kalırdı genelde….

Ertesi gün yine aynı şeyler olur ve her gün kendini tekrarlardı. Birine ait bir oyuncak, top, bisiklet hepimizin gibi davranır sırayla biner ve oynardık.19 Mayıs Stadyumuna amatörleri izlemeye giden arkadaşlar dışarı kaçan bir topu alıp kaçmışlar, bir kaç hafta oynamıştık o topla. Sonra yapılan şeyin yanlış olduğu hakkında oybirliği ile alınan karar sonrası topu götürüp iade etmişlerdi aldıkları yere. Bakkal Suat abinin gençliğinden kalma kontrapedal bir bisikleti vardı. Mahallenin gençleri binsin diye hediye etmişti hepimize. Bisiklete sırayla binerken biraz kilolu olan Bolulu Şakir abi bir kere biniyim diyerek aldığı bisikleti iki parça vermişti elimize

Götürüp tekrar kaynak yaptırmıştık bisikleti.

O dönem bir kişi de olan şey herkese ait olurdu, paylaşmanın, bölüşmenin zirvelerden inmediği güzel yıllardı. Ellerimizde poşetler Yenimahallenin meyve bahçelerine daldığımız yakalanma riskine karşı bir kişinin ağaca çıkıp diğerlerinin gözcülük yaptığı muzır ve masum yıllardı…

Zaman 2000’lere doğru akarken hayatımızda bazı yenilikler olmaya başlamıştı televizyonlar renklenmiş, henüz ne olduğunu bilmesekte ilk internet bağlantısı gerçekleştirilmiş ve bilgisayarların ataları meşhur atariler piyasada yayılmaya başlamıştı. O zamanlar her gazete başka birşey verirdi. Tencere seti, Bıçak seti, Ansiklopedi, Stres Bileziği, Atari hatta Ev ve Araba veren gazeteler bile vardı. Bizim de en çok merak ettiğimiz ve oynamak istediğimiz şey atarilerdi. Her gün kupon biriktirerek sabırla bitmesini beklediğimiz günlerin ardından heyecanla kuponlaı toplar, yaysat bayisinin yolunu tutar, her yerde olan sıralar gibi orda da sıraya girer, sıramız gelip atariyi alınca içimiz içimizden taşarak hızlı adımlarla eve götürüp hemen oynamaya başlardık. Bu işe en çok Rahmetli Dedem kızar, televizyonu bozacaksınız der dururdu sürekli. Bizde 5-6 saat oynamadan başından kalkmaz sanki atarisiz yılların hasretini giderirdik içimizde. Liseye başlayıp bilgisayarlar ve internet kafeler yaygınlaşmaya başlayıncaya kadar atarilerden ayrılamadık ama bilgisayar oyunlarını görünce artık atari hafif gelmeye başlamıştı. Bu defa da harçlıklarımızla internet kafelere dadanmış vaktimizin çoğunu orda harcamaya başlamıştık…

Yıl 2000 olduğunda ise Galatasaray Uefa kupasını almış ülkemizi çok gururlandırmıştı. O akşamı bugün gibi hatırlarım. Herkes sokakta ve tv başında gelecek güzel sonucu bekliyordu. Penaltılar sonucunda Galatasaray galip gelmiş Fatih Terim’li ve efsane kadrolu Galatasaray Uefa kupasını ülkemize kazandırmıştı…

2000’den sonra bayağı hızlı geçen zaman içinde çok şey değişti hem ülke de hem hayatımızda. Yaşananlar hoş bir hatıra oldu hepimize. Amaçta bu değil miydi zaten Kubbede hoş bir sada bırakmak…

Bayram Günaslan

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın