1986’da Ankara’ya kesin olarak yerleşmeden önce yılın belirli zamanlarında Hacettepe Hastanesi’ne kontrole gelirdik. Ankara’da yaşayan köylümüz Hasan Amca ve ailesinin Demetevler 3.cadde’de Akbank’ın üstünde ki yokuşta olan evlerinde kalır, misafirleri olurduk Annem, Dedem ve ben. Bazen işimiz uzar aylarca kaldığımız olurdu. Hasan Amca Makine Kimya Enstitüsü’nde memur olarak çalışırdı sonradan ayrıldığı eşi Meryem abla ise klasik ev hanımıydı. Evleri çok büyük olmamasına rağmen ellerinden gelen en iyi şekilde bizleri ağırlar, memnun etmeye çalışırlardı. Biz onlarda kalırken bir kızları olmuştu Emine, sonra da bir oğulları oldu adı Kerem…
Kerem Hasan Amca’nın babasının ismiydi köyde de Kerem’in Hasan diye bilinirdi zaten. Bir de Hasan Amca’nın Amcası yani köylü tabiriyle Emmisi vardı Cafer Amca. O da Emniyet Genel Müdürlüğünde Komiser olarak görev yapar bizim Hasan Amca’lara geldiğimiz dönemlerde yakın otururlardı onlara. Sonradan Çubuk ilçesine tayini çıktı Cafer Amca’nın uzunca bir süre orda yaşadılar ailecek…
O zamanlar 3-4 yaşında ya vardım ya yoktum aklım yeni yeni ermeye başlamıştı. Aklıma eseni ister olmayanı bulup getirmelerine çok sevinirdim çocukluk aklıyla. Yokluk olmasına rağmen Rahmetli Dedem ne istersem bulur getirir bizi sevdiğini yüzümüze söylemese de biz anlardık onun çabasından sevgisini ve merhametini. O dönemlerde Üniversite hastanelerine direk gidilemez önce Ssk hastanelerinden binbir zorlukla sevk alınır, sonra da Üniversite hastanesinden alınan randevu ile muayeneye gidilirdi. Tabi bu süreç ortalama 1 hafta 10 günü bulurdu toplamda. Ellerini ve ayaklarını da öpsem az kalacak olan annem yürümeyi sevmediğim için sırtında taşır, yolda gördüğüm bakkallardan, meyvecilerden bir şey almadan yola devam etmediğim için mecburen istediğimi alır üstüne birde yememi bekler sonra keyfim yerine gelmişse yürüyerek hastanenin yolunu bulunca derin bir oh çekerdi içinden, anlamaya çalışmasam da hissederdim rahatladığını. Hele
bir de hastane de işimizi hemen halledersek mutluluğu yüzünden okunur, vakit geçirmeden Hacettepe hastanesinin yolunu tutardık. Ordan da randevu yakın tarihe alınabilmişse mutluluğu ikiye katlanır hızlı adımlarla bir an önce eve gidip biraz uzanmanın dinlenmenin düşüncesine dalardı. Kolay değildi tabi onca yolu kucağında kocaman çocukla tepip işleri halletmek, ayaklarını uzatıp sıcak bir çay içmeyi en çok o hak ederdi böyle yorucu günlerde…
İşler hemen hallolur kontrol biter, tahlil sonuçları çıkınca hemen gösterilebilirse çok kalmadan köyümüze döner bir daha ki kontrole kadar köyümüzde ki evimizde vakit geçirirdik yani Akçaşehir’de nam-ı diğer Adışar’da. Tarihi MÖ 3000’lere kadar dayanan köyümüzün merkezinde yer alan Selçuklu Döneminde yapıldığı tahmin edilen Tarihi Camimiz, Camimizin arkasında Belediye binası ve yerleşim yerleri ile içiçe geçmiş kahvehane, fırın, berber, manav ve hububat satış dükkanları dizilirdi sıra sıra. Köyün çıkışında ki obalar ise hayvanların yayılması ve çobanların barınma ihtiyaçlarının karşılanması için yapılmıştı genelde…
Kışın köyde kalan hayvanlar havalar ısınmaya başlayıp baharın ıslaklığı sarınca etrafı yavaş yavaş obaya götürülür orda ki ağıl ya da çardaklara yerleştirilir çobanlar ise o dönem de tek göz olan kerpiç evlerde kalırlardı. Tuvaletler evlerin dışında olur kapıya bağlanan köpek veya köpekler ile bir nebze de olsa güvenlik çemberi alınmış olurdu hırlıya, hırsıza ve canavar tabir edilen kurtlara karşı. Çobanlara her gün azık hazırlanır çobanın baktığı sürü birden fazla kişiye aitse herkes sırayla hazırlar çobanın ihtiyaçlarını görürlerdi. O zamanlar çok fazla maaş verilemediği için çobanlarda durumu idare ederler, sürü sahiplerini fazla sıkıştırmazlardı…
Zaman kendi halinde geçip giderken kontrol zamanı gelince, aynı dairenin etrafında dönen çemberler gibi Ankara’ya gelir Hasan Amca’larin misafiri olur kısa sürede işimizi halledip gitmeye bakardık fazla yük olmamak için onlar bir günden bir güne şikayet etmemişlerdi etmezlerdi de ama zaman uzadıkça kendi içimizde rahatsız olurduk içsel bir sesin eşliğinde. Hasan Amca’larin üst katında ev sahipleri otururdu Fatoş abla, Rahmetli Babası Ömer amca ve öldüyse Allah rahmet eylesin Annesi ile birlikte otururlardı. Fatoş abla Ptt’de memur olarak çalışırdı, Ömer Amca emekliydi eşi de ev hanımıydı. Evlerinin önü ve arkası oynamaya müsaitti ama ne hikmetse Ömer Amca yakaladığı zaman çok kızardı oynadığıma çocuk aklımla niye kızdığını anlamaz o gittikten sonra devam ederdim kaldığım yerden. Bir gün hastaneden gelince mi yoksa sabah kalkınca mı hatırlamıyorum ama canım haşlanmış yumurta istedi, bir oturuşta tam 7 tane yumurta yediğimi hatırlıyorum. O arada Fatoş abla geldi başka bir şey için ve tatlı sert bir nidayla kızdı fazla yumurta yediğime. Hatta çok yumurta yersem öleceğimi söyledi babasının da az önce çok yumurta yediğini ve evde ölmek üzere olduğundan bahsetti…
Çocukta olsam aklıma yatmamıştı yumurtadan ölmek, kendi yumurtalarımı bitirince anneme seslendim hadi gidip bakalim Ömer Amca
ölmüş mü? Çıktık üst kata kapıyı çaldık Fatoş abla açtı kapıyı. Annem sordu önce Fatoş Ömer Amca öldü mü yumurtadan?
Fatoş abla çok keyfe keder bir insandı kulakları çınlasın, ohooo dedi öldü de gömdük bile ordan geliyoruz. Tam ikna olmasam da aşağı indik ve sonra ki bir kaç günde işlerimizi halledip köye döndük, Ömer Amca benim için ölü değilse de yaşaması muhtemel biri gibi de gelmiyordu artık. Bir daha ki kontrole kadar Ankara’ya gelmediğimiz için Ömer Amca’yı uzunca bir süre görmedim bir daha ki gelişimizde ise Fatoş abla aynı rahatlıkla son anda iyileşti mezardan çıkardık dedikten sonra ölüler nasıl iyi olur diye sormaktan geri de durmadım hem Fatoş abla’ya hem kendime. O da net bir cevap veremediği için geçiştirdi laf arada kaynadı tabi Ömer Amca yaşamaya devam etti son nefesine kadar…
Yıl 1985’den 1986’ya dönerken doktorlar abime kesin diyaliz teşhisi koymuşlardı böbrekleri tamamen bitmiş vazifesini yerine getiremez olmuşlardı. Doktorlar Ankara’ya götürün orda daha iyi şartlarda bakılır demişler Rahmetli Dedeme ve anneme. O zamanlar babam köyde ki işlerle uğraştığı babaannem de geride kalan çocuklara baktığı için bizim yanımızda hep Rahmetli Dedem gelirdi. Rahmetli hem bilinçliydi hem de üslubu ve yaklaşımı ile işin nasıl hallolacağını iyi bilirdi Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah…
Ankara’ya kesin yerleşmeye karar verilince o zamanın meşhur semtlerinden Samanpazarın’da hem ucuz olduğu hem de hastaneye yakın olduğu için bir bahçe içinde iki göz o da bir banyo mutfak ve tuvaletlerin bahçe içinde olduğu bir eve taşındık. 2 yıl orda oturduktan sonra şimdi oturduğumuz semte Demetevler’e taşındık aradan geçen onca zamana rağmen bazen durup o günleri düşününce içimiz bir tuhaflığın esiri olsa da, bize kapısını ardına kadar açan, bir memur maaşıyla evini geçindirmeye çalışan Hasan Amca ve ailesinin bize yuva olması içimizi ısıttı hep, o günde bugün de. Dünyada insandan geriye kalacak olan iyi veya kötü yaptıkları gerisi lafı güzaf….
Kısa sayılacak bir süre zarfında bağrımızdan fışkıran bozkırın dikenleri ile haşır neşir olsak ta köyümüzün yollarında obalarında, Rabbimin imtihanları ile arkadaş olmanın telaşı içindeyiz kendi dairemiz ve çemberlerinin içerisinde…
Bayram Günaslan
