Kaç yaşında olursak olalım henüz küçücük bir çocuğuzdur annelerimizin gözünde. 9 ay 10 gün karnında taşımakla kalmayan Annelerimiz bizleri bir ömür kalbinde ve ruhunda taşır. Her sabah ilk olarak evlatlarını düşünür, ilk tuşladıkları onların numarası olur. Kahvaltı yaptı mı,üstünü sıkı giyindi mi,hasta mı,sağlıklı mı,işleri yolunda mı sürekli merak eder ve düşünür. Hele ki evlat bekarsa üstüne bir de başka şehirdeyse telefonlar molasız sefer atar, aramaların arasında. Bir karşı yakaya gider bir geri gelir,mekik dokur kilometreler arasında. Evli olanlarda ise biraz daha normalleşebilir bu durumlar…
En azından bir bakan var diyerek teselli olmaya çalışırlar bir nebze de olsa. Bir de torun veya torunlar olursa keyiflerine diyecek olmaz. Artık yeni meşguliyetler ve telaşlanma sebepleri minik afacanlardır. Sanki canlarına can katar bebekler,onlarla güler,onlarla ağlar,onlarla emekler ve yürürler. Yaş aldıkça çocuklaşır, en ufak şeyden kırılır,alınırlar. En tatlı halleri de bu zamanlardır aslında. Çocuklar gibi masumlaşır,gönülleri dillerinde yaşarlar. Hep bir şeyler anlatırlar,şikayet eder tebessüm ettirecek kadar kızarlar. Onların Ayakları altına serilen Cennet belki de bu zamanlarda kazanılır akıbetler bilinmese de…
Geniş aile’den çekirdek aileye sınavsız geçiş yapan toplumlar bu imtihanı onların dualarına,samimiyetlerine,maneviyetlarınü ve bereketlerine önem vermeyip onları angarya olarak gördükleri an kaybetmeye başladılar. Vasatta yaşamak yapılması gerekeni yapmaktı, evlat olarak annelerimiz ve babalarımızı rahat ettirmek imtihanı kapımızı çaldığı an tereddütsüz başımızın üstünde yeriniz var diyebilmeliyiz…
Bayram Günaslan
